Solastaji, bulunduğumuz yerden hiç ayrılmadan o yere yabancılaşmak anlamına gelen bir kavram.
Yaşadığımız yerden gitmemişizdir, fakat etraf veya etraftaki yaşam o kadar değişmiştir ki, aynı sokakta yürürken veya aynı eski binalara bakarken bile kendimizi oraya ait hissedemeyiz.

Uzaklaşmak için gitmek şart mı?
Hayır!
Mesafeler kilometre ile değil, “tanıdıklık” ve “ait olma” hissiyle ölçülür demek çok yanlış olmayacaktır. Aynı mekanların, aynı sokakların, caddelerin daha önce yaşattığı hissi yaşatmaması, hep oturduğun deniz kenarında etraftaki manzaranın değişmesi, eklenen yeni binalar ve mekanlar sayesinde ambiyans tanıdık gelmemeye başladıkça, uzaklaşma gerçekleşmeye başlar.
Tam tersi olduğunda ise, yani binalar mekanlar yok olduğunda, o mekanlarla bağlantılı anılar da tutunacak çapasını yitirmez mi? Mekanlar yok oldukça hatıralar da zeminsiz kalmaz mı?

Gelişimin sınırı nerede başlar?
Gelişim kaçınılmazdır. Öte yandan her yıkılan bina, her kesilen ağaç, her yenilenen sokak yalnızca fiziksel bir değişim değildir, insanların o yerle kurduğu tarihin de yeniden yazılmasıdır. Gelişimin sınırı da insanların hala ait hissedip hissetmediğiyle belirlenir.

Richard Sennet, kaleme aldığı “Ten ve Taş:Batı Uygarlığında Beden ve Şehir”kitabında mekanların yalnızca fiziksel bir kabuk değil, bedenin ve toplumun hafızası olduğunu söyler. Bu yüzden de bir şehrin değişmesi, sadece görünüşünün değil, insanların o şehirde hissettiklerinin de değişmesi demektir. Yani tam da solastajinin tarif ettiği şey.